Mardin’in Şefkatli Komplosu: Gönlünü Çalmaya Yeminli Taşlar ve Gülen Yüzler
Mardin’e ilk ayak bastığınızda, o yüksek, kadim taş duvarlar sizi biraz ürkütebilir. Hani derler ya, “taş duvarlar konuşmaz” diye… Yalan! Mardin’in her taşı fısıldar. Ama asıl fısıldayanlar, o taşların arasına yerleşmiş, sanki yüzyıllardır sizi bekleyen Mardinlilerdir. Burası, kalbinizin tek sahibi olmaya ant içmiş gibi davranan, samimiyetiyle sizi sarıp sarmalayan bir şehir. Sanki bir “Gönül Çalma Komplosu”nun tam ortasına düşüyorsunuz; kurtuluş yok, kaçış imkansız!
Ben de ilk gittiğimde, “Aman ne olacak, bir şehir daha…” diye düşünenlerdendim. Sonra o ilk çay ikramı, o ‘yabancı’ kelimesinin lügatten silindiği bakışlar, o sanki kırk yıllık dostunuzmuş gibi anlatılan hayat hikayeleri… Bir baktım, çay bitti, muhabbet bitmedi, gönlümün kapısını mandalsız bırakmışım meğer. Mardin, öyle ince ince işler ki ruhunuza, ayrılık vakti geldiğinde, bir parça kendinizi orada bırakmış gibi hissedersiniz. Bu yazı, Mardin’in o tatlı komplosunun, yani misafirperverliğinin ve hayat dolu kültürel dokusunun, benim gibi nice gezginin kalbine nasıl bir kanca attığını anlatacak. Hazır olun, çünkü bu şehirle olan ilişkiniz, bir “geldim, gördüm, gittim”den çok daha fazlası olacak!
Hoş Geldiniz, Kalbiniz Artık Mardin Esiri!
Mardin’de bir esnaf dükkanına girin, bir kahvede oturun ya da sokakta yol sorun… Sadece bir soru sorduğunuzu sanırsınız ama bir bakmışsınız, dükkan sahibi size hayat hikayesini anlatıyor, esnaf komşusunu çağırıp çay ısmarlıyor, sorduğunuz yolu tarif etmekle kalmayıp sizi bizzat kapınıza kadar götürmeye teşebbüs ediyor. Bu, Mardin’in “hoş geldiniz” demekten çok, “burası artık sizin eviniz, biz de aileniz” deme biçimi. Sanki şehrin genlerine işlenmiş bir kod var: “Misafiri, Allah’ın emaneti bil, karnını doyur, ruhunu ferahlat.”
Bazen bu durum biraz komik haller de alabiliyor. Diyelim ki yolda kayboldunuz, haritanıza bakıyorsunuz. Bir amca yanınıza yaklaşıp, “Evladım, nereye böyle şaşkın şaşkın?” diye sorar. Durumu anlatırsınız, o da başlar tarif etmeye. Derken bir başkası gelir, “Yok amca, sen yanlış tarif ediyorsun, öyle değil böyle gidilir!” diye müdahale eder. Bir bakmışsınız, etrafınızda beş altı kişi toplanmış, her biri ayrı bir rota çiziyor, haritanızın yerini elleriyle çizilmiş krokilere bırakmış. En nihayetinde biri kolunuzdan tutar, “Gel ben seni götüreyim, zaten yolumun üstü!” der. Ve siz, daha ne olduğunu anlayamadan, kolunuzda bir Mardinliyle, hiç beklemediğiniz bir sohbetin ve güzergahın ortasında bulursunuz kendinizi. Bu, sıradan bir yol tarifi değil, başlı başına bir sosyalleşme ritüelidir Mardin’de.
Sadece yabancılara değil, birbirlerine karşı da aynı şefkatli tutum mevcut. Mahalle kültürü o kadar canlı ki, birinin tenceresinde pişen yemekten tüm komşular nasiplenebilir, bir çocuğun derdini tüm mahalleli kendi derdi gibi görüp çözüm arayabilir. Bu samimiyet, şehri adeta kocaman, sıcak bir aile evine dönüştürüyor. Ve siz, oraya adım attığınız anda, isteseniz de istemeseniz de bu ailenin bir ferdi oluyorsunuz. Kaçmak mı? Boşuna çabalamayın, Mardin sizi gönlünüzden yakalamış bile!
Taşlar Arasından Fışkıran Neşe: Gündelik Hayatın Şenlikli Ritmi
Mardin’in kültürel yaşamı, sadece özel günlerde sahneye çıkan folklor gösterilerinden ibaret değil; o, şehrin her köşesine, her sokağına, her sohbetine sinmiş, nefes alan bir canlılık. Taş evlerin avlularından yükselen çocuk kahkahaları, daracık sokaklardan sızan ud sesleri, çarşının ortasında bir anda başlayan halay… Mardin, hayatı bir şenlik gibi yaşayanların şehri.
Sabah erken saatlerde, çarşıda bir telaş başlar. Baharatçıdan yayılan egzotik kokular, kalaycıdan gelen çekiç sesleri, telkaricilerin ince işçiliği… Her biri, bir tiyatro sahnesinin farklı perdesi gibi açılır. Esnaf, sadece mal satmaz, aynı zamanda bir hikaye anlatıcısı, bir sohbet arkadaşıdır. Müşterisiyle hal hatır sorar, çay ikram eder, güncel olayları yorumlar. Alışveriş, adeta bir sosyal ritüele dönüşür. Pazarlık bile, karşılıklı bir şakalaşma ve muhabbet vesilesidir; sonunda iki taraf da gülerek ve memnun ayrılsın istenir.
Öğleden sonra, kahvehanelerin önü hareketlenir. Erkekler tavla başına geçer, fincanlar dolup boşalır, siyasetten spora, aile meselelerinden dünya hallerine her şey konuşulur. Kadınlar ise ev ziyaretlerinde, altın günlerinde veya sadece komşu sohbetlerinde bir araya gelirler. Kına geceleri, düğünler, bayramlar ise başlı başına birer görsel şölen. Renkler, sesler, geleneksel kıyafetler, davul zurna eşliğinde saatlerce süren halaylar… Bu anlar, Mardinlinin bir araya gelme, bir olma ve hayatın tüm neşesini doyasıya yaşama arzusunun en güzel dışavurumudur.
Kültür burada sadece geçmişten taşınan bir miras değil, aynı zamanda her an yeniden yaratılan, yaşayan, dinamik bir olgu. Her Mardinli, bu büyük kültürel mirasın hem bir koruyucusu hem de bir sanatçısı gibidir. Kendi hayatlarıyla, sohbetleriyle, duruşlarıyla bu kültürü yeniden dokur, canlandırır. Bu yüzden Mardin’de sıkılmak diye bir şey söz konusu olamaz. Her köşe başında sizi bekleyen bir sürpriz, bir muhabbet, bir yaşam öyküsü vardır.
Bir Lokma Muhabbet, Bir Tutam Mardin Tozu: Tadına Doyulmaz Gönül Sofraları
Mardin’de misafirperverlik ve kültürel yaşamın kalbine inmek isterseniz, sofralarına oturmanız yeterli. Burası, sadece mideye değil, ruha da hitap eden lezzetlerin ve en önemlisi, o lezzetlerin etrafında örülen muhabbetlerin şehridir. Mardin mutfağı, yüzyılların birikimiyle şekillenmiş, her lokmasında bir hikaye anlatan bir miras. Ama asıl olay, o yemeklerin nasıl ve kimlerle paylaşıldığıdır.
Bir Mardinli eve misafir olduğunuzda, “tokum” demeniz bir işe yaramaz. “Bir çay içelim” dersiniz, çay gelir, yanında bir tepsi burma kadayıfı, cevizli sucuk, badem şekeri… “Yok, ben çok yemem” dedikçe, sanki daha da ısrar edilir. Masaya oturursunuz, bir anda midenizden önce gözünüz doyar. Kaburga dolması, ikbebet (içli köfte), semb